Kaygılı bağlanma çoğu zaman terk edilme korkusu, fazla ilgi ihtiyacı veya sürekli güvence arayışı üzerinden anlatılır. Oysa bunlar belki de kaygılı bağlanmanın kendisinden çok, daha temel bir deneyimin dışarıdan görünen sonuçlarıdır.
Kaygılı bağlanmayı, bağlantının içerisinde kaygı hissetmek olarak düşünürsek ne olur?
Çünkü birine bağlanmak yalnızca hayatımıza sevdiğimiz birinin girmesi değildir. Aynı zamanda kaybedebileceğimiz birinin de hayatımıza girmesidir.
İlişki henüz yüzeydeyken karşı tarafın ne yaptığı bizi çok fazla etkilemeyebilir. Fakat kişi bizim için önem kazandıkça onun davranışlarının iç dünyamızdaki ağırlığı da artmaya başlar. Dün sıradan görünen bir sessizlik bugün “Bir şey mi değişti?” sorusunu ortaya çıkarabilir. Bir mesajın gecikmesi, buluşmanın ertelenmesi veya karşı tarafın bir süre kendi alanına çekilmesi yalnızca o ana ait olaylar olmaktan çıkarak bağlantının durumuna ilişkin işaretler gibi algılanabilir.
Belki kaygılı bağlanmanın önemli özelliklerinden biri tam olarak burada ortaya çıkar: Bağ güçlendikçe güvenlik artması gerekirken, kaybetme ihtimalinin farkındalığı da artabilir.

Bir Bağın İçinde Kendimizi Nasıl Güvende Hissederiz?
Bağlanma kuramının kökeninde çocuğun bakımvereniyle kurduğu ilk ilişkiler vardır. İnsan yaşamının başlangıcında kendi güvenliğini ve duygusal düzenlemesini tek başına sağlayamaz. Korktuğunda, acıktığında, yorulduğunda veya çevresini keşfederken tekrar güvenli bir yere dönmeye ihtiyaç duyduğunda başka bir insanın varlığına bağımlıdır.
Bu ilişkiler içerisinde çocuk yalnızca bakım almaz. Aynı zamanda ilişkilerin nasıl çalıştığına ilişkin ilk beklentilerini de geliştirmeye başlar.
İhtiyacım olduğunda biri gelecek mi?
Uzaklaştığında geri dönecek mi?
Duygularım karşımdaki insan için fazla mı?
Yakınlık güvenli mi?
Bir bağlantı kesildiğinde yeniden kurulabilir mi?
Bağlanma kuramında bu deneyimlerin zaman içerisinde kişinin kendisi ve diğer insanlarla ilgili bazı içsel çalışma modellerinin gelişimine katkıda bulunabileceği düşünülür. Yetişkinlikte kurduğumuz ilişkiler çocukluk ilişkilerimizin birebir tekrarı değildir; fakat geçmiş ilişkilerimizden öğrendiğimiz beklentiler, yeni ilişkilerde yaşananları nasıl yorumladığımızı etkileyebilir.
Bu nedenle bugün yaşanan bir olay bazen yalnızca bugüne ait olmayabilir.
Partnerimizin birkaç saat cevap vermemesi birkaç saatlik bir sessizliktir. Fakat bu sessizlik, geçmiş deneyimlerimiz nedeniyle “Bağlantı kesiliyor” şeklinde algılanıyorsa bugünkü olayın yarattığı duygunun yoğunluğu olayın kendisinden daha büyük olabilir.
Her Kaygılı Bağlanma Travma mıdır?
Burada dikkatli olmak gerekir.
Her kaygılı bağlanma örüntüsünü doğrudan “çocukluk travması” olarak açıklamak kolay fakat indirgemeci olabilir.
Bazı insanların geçmişinde gerçekten travmatik deneyimler bulunabilir. Bakımverenin kaybı, ihmal, yoğun çatışma veya çocuğun güvenliğini tehdit eden yaşantılar sonraki ilişkiler üzerinde iz bırakabilir.
Fakat bazen ortada tek bir büyük travmatik anı bulunmaz.
Bakımveren sevgi dolu fakat öngörülemez olabilir. Bazen ulaşılabilir, bazen duygusal olarak uzak olabilir. Çocuk sevildiğinden bütünüyle şüphe etmese bile bu sevginin ne zaman ulaşılabilir olacağını öngörmekte zorlanabilir.
Üstelik erken ilişkiler hikâyenin tamamı değildir. Mizaç, ergenlik ve yetişkinlikte yaşanan ilişkiler, kayıplar, reddedilmeler ve mevcut partnerin davranışları da bağlanma sisteminin nasıl çalışacağını etkileyebilir.
Dolayısıyla geçmiş bugünü etkileyebilir; fakat bugünü tek başına belirlemek zorunda değildir.
“Bağımız Hâlâ Burada mı?”
Kaygılı bağlanmada dikkat çekici olan şeylerden biri, güvence almanın gerçekten rahatlatıcı olabilmesidir.
Partner mesaj atar. “Bir şey olmadı.” “Yoğundum.” “Seni seviyorum.” Kaygı azalır.
Bu nedenle sürekli güvence aramayı yalnızca mantıksız veya gereksiz bir davranış olarak değerlendirmek eksik kalabilir. Davranışın bir işlevi vardır: bağlantının hâlâ devam ettiğini hissettirmek.
“Beni seviyor musun?” sorusunun altında bazen başka bir soru bulunabilir: “Bağımız hâlâ burada mı?”
Sorun, bu sorunun sorulması değildir. Hepimiz zaman zaman sevildiğimizi bilmek, özlendiğimizi duymak veya ilişkimizin güvende olduğunu hissetmek isteriz.
Daha önemli olan, verilen cevabın içeride ne kadar kalabildiğidir.
Eğer güvenlik hissi yalnızca karşı tarafın o anda ulaşılabilir olmasıyla kurulabiliyorsa, yeni bir mesafe ortaya çıktığında bağlantının tekrar doğrulanması gerekebilir.
Bu noktada kişi yalnızca ilişkiyi yaşamamaya, aynı zamanda ilişkinin devam edip etmediğini sürekli kontrol etmeye başlayabilir.
Peki Bu Bir Problem mi?
Belki burada psikolojinin sık yaptığı bir hatadan kaçınmak gerekir: İnsanlar arasındaki her farklılığı psikolojik bir probleme dönüştürmek.
Bazı insanlar ilişkilerinde daha fazla yakınlık ister. Bazıları gün içerisinde daha sık iletişim kurmayı sever. Bazıları fiziksel temasa daha fazla ihtiyaç duyar; bazıları partnerinden daha sık güvence duymaktan hoşlanır.
Bunların hiçbiri tek başına bir bozukluk değildir.
Hatta sevdiğimiz birini kaybetme ihtimalinin bizi kaygılandırması son derece insani olabilir. Bağ kurmanın içerisinde zaten kaybetme ihtimali vardır.
Bu nedenle klinik açıdan asıl soru “Kaygı var mı?” olmamalıdır.
Belki daha anlamlı soru şudur: Bu kaygı kişinin ilişki içerisindeki hareket alanına ne yapıyor?
Partner birkaç saat ulaşılmaz olduğunda kişi hayatına devam edebiliyor mu? Karşı tarafın mesafesini hemen reddedilme olarak mı yorumluyor? Güvence aldıktan sonra bu güven duygusunu bir süre taşıyabiliyor mu? İlişkiyi kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarından sürekli vazgeçiyor mu? Partnerini test etmek, kontrol etmek veya sürekli teyit almak zorunda hissediyor mu? En önemlisi, bütün bunlar kişinin istediği ilişkiyi yaşayabilmesini zorlaştırıyor mu?
Bir örüntünün varlığı ile işlev kaybı yaratması aynı şey değildir.
Geçmişte İşe Yarayan Şey Bugün Bizi Zorlayabilir
Kaygılı bağlanmayla ilişkili davranışların önemli bir kısmının bir zamanlar veya belirli ilişkiler içerisinde anlaşılır bir işlevi olmuş olabilir.
Karşı tarafı daha yakından takip etmek belirsizliği azaltabilir. Daha fazla yakınlık istemek kaygıyı yatıştırabilir. Güvence aramak bağlantının hâlâ var olduğunu hissettirebilir. Partneri test etmek onun gerçekten kalıp kalmayacağını anlamanın bir yolu gibi gelebilir.
Bu nedenle terapi açısından yalnızca “Bu davranışı nasıl durdurabiliriz?” sorusu yeterli olmayabilir.
Önce başka bir soruya ihtiyaç vardır: Bu davranış ne işe yarıyor?
Ardından ikinci soru gelir: Ve bugün bunun bedeli ne?
Çünkü bir davranış aynı anda hem koruyucu hem kısıtlayıcı olabilir. Kaygıyı azaltırken ilişkiye baskı oluşturabilir. Terk edilmekten korumaya çalışırken kişinin kendi ihtiyaçlarını ifade etmesini zorlaştırabilir. Bağlantıyı korumaya çalışırken bütün dikkatin bağlantının kaybolup kaybolmadığını kontrol etmeye yönelmesine neden olabilir.
İşlev kaybı belki tam burada başlar: Korunmak için geliştirdiğimiz yöntem, yaşamak istediğimiz ilişkinin önüne geçmeye başladığında.
Ya İlişki Gerçekten Güvensizse?
Bununla birlikte bütün sorumluluğu geçmişe yüklemek de başka bir hata olur.
Bazen kişi geçmişinden dolayı ilişkiyi güvensiz algılamıyordur. İlişki gerçekten güvensizdir.
Bir gün çok yakın olup ertesi gün tamamen uzaklaşan, ilişkinin geleceği konusunda sürekli belirsizlik yaratan, ayrılıp geri dönen veya karşısındaki kişinin nerede durduğunu anlamasını sürekli zorlaştıran bir partner, daha güvenli bağlanan bir insanda da kaygı yaratabilir.
Bu nedenle “Ben kaygılı bağlanıyorum” düşüncesi bazen ilişkinin gerçek koşullarını sorgulamamızı engelleyebilir.
Geçmişimiz bugünkü ilişkiyi nasıl okuduğumuzu etkiler. Fakat karşımızdaki insan da gerçekten güvenilir veya güvensiz olabilir.
Belki psikolojik değerlendirmede ikisini birbirinden ayırabilmek en önemli noktalardan biridir.
Güvenli Bağlanmak Kimseye İhtiyaç Duymamak Değildir
Kaygılı bağlanmayı değiştirmekten söz ettiğimizde hedefi de doğru tanımlamak gerekir.
Amaç daha az sevmek değildir. Daha az yakınlık istemek değildir. Kimseye ihtiyaç duymamak hiç değildir.
Bağlanmanın karşıtı bağımsızlık değildir.
Belki daha güvenli bağlanmak, başka bir insana ihtiyaç duyabilmek fakat o insan her an ulaşılabilir olmadığında bağlantının zihnimizde tamamen kaybolmamasıdır.
Mesafenin ayrılık anlamına gelmediğini deneyimleyebilmek. Belirsizliğin içerisinde bir süre kalabilmek. Kaygı geldiğinde onu fark etmek fakat ilişkinin gerçekliğini hemen kaygının gözünden değerlendirmemek. Ve aynı zamanda gerçekten güvensiz bir ilişkide bulunduğumuzda bunu yalnızca kendi geçmişimizin problemi olarak açıklamamak.
Çünkü birini kaybetmekten korkmak tek başına bir problem değildir.
Belki problem, henüz kaybetmediğimiz birini kaybetme ihtimalinin, onunla kurduğumuz mevcut ilişkinin içerisine sürekli sızmaya başlamasıdır.
Kişi sevildiği anda sevgiyi deneyimlemek yerine ne zaman biteceğini düşünmeye başladığında; yakınlık güven vermekle birlikte aynı zamanda sürekli teyakkuz yaratıyorsa; ilişkinin kendisinden çok ilişkinin devam edip etmediğini kontrol etmeye enerji harcanıyorsa, geçmişte güvenliği sağlamak için gelişmiş bir sistem bugün kişinin hareket alanını daraltıyor olabilir.
Belki bu yüzden kaygılı bağlanmayı anlamak için “Neden bu kadar çok seviyorum?” veya “Neden bu kadar çok ilgiye ihtiyacım var?” diye sormak yerine başka bir yerden başlayabiliriz:
Birini kaybetmekten korktuğumuz için mi ona daha sıkı bağlanıyoruz, yoksa onu kaybetme ihtimalini sürekli düşündüğümüzde zaten sahip olduğumuz bağın bir kısmını bugünden kaybetmeye mi başlıyoruz?