Genç yetişkinlikte aileden ayrışmak çoğu zaman evden ayrılmak, ekonomik olarak bağımsız hale gelmek veya kendi kararlarını verebilmek üzerinden düşünülür. Bunların her biri önemli olabilir; fakat insan ailesinden kilometrelerce uzakta yaşarken bile psikolojik olarak onlardan ayrışmakta zorlanabilir. Mesleğini kendi seçmiştir ama hâlâ ailesini hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyordur. Başka bir şehirde yaşamaktadır ama önemli kararlarında önce onların ne düşüneceğini hesaplıyordur. Hatta bazen bunun tam tersi görülür: Kişi ailesinin değerlerinden mümkün olduğunca uzak bir hayat kurmaya çalışır. Fakat birine zıt olmak ile ondan ayrışmış olmak aynı şey değildir. Eğer ne istediğimizi hâlâ “Onlar gibi olmamak” üzerinden belirliyorsak, referans noktamız değişmemiş; yalnızca yönümüz tersine dönmüş olabilir. Bu nedenle bireyselleşmede belki de ailemizle aramıza ne kadar mesafe koyduğumuzdan çok, o mesafenin niteliği önemlidir.

Üstelik genç yetişkin yalnızca ailesinin etkisi altında değildir. Bir tarafta çocukluğundan beri duyduğu “İyi bir hayat böyle yaşanır”, “Doğru meslek budur”, “İlişki böyle olmalıdır” gibi fikirler varken diğer tarafta arkadaşları, partnerleri, sosyal medya ve içinde bulunduğu kültür ona başka hayatların mümkün olduğunu gösterir. Aileden ayrışmaya çalışırken bu kez sosyal çevrenin beklentilerine uyum sağlamak oldukça kolaydır. Ailenin “Böyle olmalısın”ının yerini arkadaş grubunun veya çağın “Artık böyle olmalısın”ı alabilir. Dışarıdan bakıldığında kişi ailesinden oldukça farklı bir hayat sürüyordur; fakat içeride hâlâ benzer bir mekanizma çalışıyor olabilir: Kendi pozisyonunu oluşturmaktan çok, hangi sese uyacağını seçiyordur. Belki genç yetişkinliğin karmaşası biraz da buradan gelir. Bir yanda geldiğimiz yer, diğer yanda ait olmak istediğimiz dünya vardır ve kendimiz bu iki tarafın arasında şekillenmeye devam eder.
Bireyselleşmek ise bu etkilerden tamamen kurtulmak anlamına gelmez. Zaten ailemizden, kültürümüzden ve ilişkilerimizden bağımsız, hiçbir şeyden etkilenmemiş “saf” bir ben bulmak muhtemelen mümkün değildir. Daha gerçekçi olan, bu etkileri fark ederek onların karşısında kendi pozisyonumuzu oluşturabilmektir. “Evet, ailem böyle düşünüyor ve bunun beni etkilediğini biliyorum. Bunun bazı taraflarını ben de değerli buluyorum; bazı tarafları ise artık bana uymuyor.” diyebilmek gibi. Burada aileyle aynı fikirde olmak da farklı düşünmek de mümkündür. Önemli olan sonucun ne olduğu değil, o sonuca nasıl vardığımızdır. Ailemizle aynı hayatı seçmek her zaman bağımlılık olmadığı gibi, onların tam tersini seçmek de her zaman özgürlük değildir. Bazen gerçek ayrışma, yıllarca karşı çıktığımız bir şeyin bazı taraflarının bize de ait olduğunu kabul edebilecek kadar rahatlayabilmekte ortaya çıkar.
Belki de burada bireyselleşmeyi anlamanın en iyi yollarından biri seçim alanımıza bakmaktır. Bir konuda yalnızca “evet” diyebiliyorsam özgürlüğüm sınırlıdır; fakat yalnızca “hayır” diyebiliyorsam da durum çok farklı olmayabilir.
Seçim alanı, ikisini de yapabilecek durumda olduğum halde hangisinin bana uygun olduğuna karar verebildiğim yerde genişler. Ailemle yakın olabilirim veya mesafe koyabilirim; onların bir değerini sürdürebilir veya değiştirebilirim; sosyal çevremin yaşam biçimini benimseyebilir veya bana uygun olmadığını düşünebilirim. Bunların hiçbiri tek başına bireyselleşmenin göstergesi değildir. Belki asıl gösterge, başkalarının varlığına rağmen kendi pozisyonumu kaybetmeden düşünebilme kapasitesidir.
Bu yüzden genç yetişkinlikte kendini tanımak yalnızca “Ben nasıl biriyim?” sorusuna cevap aramak olmayabilir. Daha zor sorular da vardır:
“Bu gerçekten benim fikrim mi?”
“Bunu istediğim için mi seçiyorum, yoksa benden beklendiği için mi?”
“Buna gerçekten karşı mıyım, yoksa ailemden farklılaşmak için mi karşı çıkıyorum?”
Bu soruların her zaman net cevapları olmayacaktır. Zaten bireyselleşme de bir sabah tamamlanan bir süreç değildir. İnsan bazı konularda kendi pozisyonunu çok rahat oluşturabilirken başka alanlarda ailesinin, partnerinin veya sosyal çevresinin onayına daha fazla ihtiyaç duyabilir. Fakat seçim alanımız genişledikçe hayatımız da giderek daha fazla bize ait hissettirmeye başlayabilir.
Belki bu nedenle ne kadar uzaklaşabildiğimiz kadar değil, ne kadar seçim alanımız olduğu kadar bireyselleşmişizdir. Ayaklarımızın üzerinde durmak yalnızca kendi paramızı kazanmak, kendi evimizde yaşamak veya kararlarımızı kimseye sormadan verebilmek değildir. Bazen çok daha sessiz bir kapasitedir: Ailemizin ve içinde yaşadığımız dünyanın seslerini duyabilmek, onların bizi nasıl şekillendirdiğini görebilmek ve yine de aralarında kendimize ait bir pozisyon oluşturabilmek.
Çünkü kendimiz olmak, bize aktarılan her şeyi reddetmekten değil; neyi yanımızda taşıyacağımıza, neyi değiştireceğimize ve neyi geride bırakacağımıza giderek daha fazla kendimizin karar verebilmesinden geçiyor olabilir.