Yeni tanıştığımız biriyle birkaç güzel buluşmanın ardından kendimizi bazen çok hızlı bir şekilde bir ilişkinin içinde bulabiliyoruz.
Gün boyunca konuşmaya başlıyoruz. Birbirimizin nerede olduğunu merak ediyoruz. Hafta sonlarını birlikte planlıyor, görüşemediğimizde özlüyor, karşı tarafın hayatında öncelikli bir yere sahip olmayı bekliyoruz. Henüz birbirimizi birkaç haftadır tanıyor olsak bile davranışlarımız giderek daha uzun süredir devam eden bir ilişkiye benzeyebiliyor.
Belki burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor: ilişki ve ilişkilenme.
İlişkilenme, iki insan arasında bir şeylerin oluşmaya başladığı fakat bunun neye dönüşeceğinin henüz bilinmediği alan. İlgi olabilir, çekim olabilir, özlem olabilir. Hatta gelişmekte olan güçlü bir duygusal bağ da olabilir.
Fakat birbirimizi henüz tanıyoruzdur.
Karşımızdaki insanın söyledikleriyle yaptıklarının ne kadar örtüştüğünü, yakınlık arttığında nasıl davrandığını, hayal kırıklığı yaşadığında ne yaptığını, sınırlarımıza nasıl yaklaştığını veya bir anlaşmazlığın ardından ilişkiyi nasıl onardığını henüz bilmiyor olabiliriz.
Bunları öğrenmenin yolu ise çoğunlukla zamandır.

Belirsizliği Taşımak
Yeni bir yakınlaşmanın başlangıcında doğal olarak pek çok bilinmeyen vardır.
Benden ne kadar hoşlanıyor?
Bu birkaç güzel buluşma devam edecek mi?
Ben onu düşündüğüm kadar o da beni düşünüyor mu?
Aramızdaki şey bir ilişkiye dönüşecek mi?
Bunların cevabını bilmemek her zaman bir şeylerin yanlış gittiğini göstermez. Bazen yalnızca henüz birbirimizi yeterince tanımadığımızı gösterir.
Fakat belirsizlik herkes için aynı şekilde yaşanmaz.
Bağlanma araştırmaları, kaygının yalnızca kurulmuş ilişkilerde ortaya çıkmadığını gösteriyor. Henüz tam anlamıyla bir bağlanma bağı oluşmamış romantik yakınlaşmalarda bile kişiye özgü bağlanma kaygısı ortaya çıkabiliyor. Bu kaygı yakınlık arama ve diğer yaklaşma davranışlarıyla ilişkili görünüyor.
Yani bazen bağlanma sistemimiz, ilişkinin kurulmasını beklemiyor.
Henüz karşımızdaki insanın hayatımızdaki yerini anlamaya çalışırken bile onu kaybetme ihtimali önem kazanmaya başlayabiliyor.
Kaygı Yakınlığı mı, Kesinliği mi Arıyor?
Bağlanma kaygısı yüksek olduğunda kişinin reddedilme ve terk edilme ihtimaline karşı daha duyarlı olabildiğini, ilişkisel belirsizliğin daha yoğun yaşanabildiğini ve güvence arayışının artabildiğini biliyoruz.
Bu durumda yeni tanışmanın doğal belirsizliği yalnızca merak uyandırmayabilir. Aynı zamanda düzenlenmesi gereken bir kaygıya dönüşebilir.
“Biz neyiz?”
“Beni gerçekten istiyor mu?”
“Başka biriyle görüşüyor mu?”
“Madem bu kadar yakınız, neden hâlâ bunun adını koymadık?”
Bu soruların hiçbirinde kendi başına yanlış bir şey yok.
Fakat bazen sorunun kendisinden çok sorunun hangi ihtiyaca cevap verdiği önemli olabilir.
Gerçekten ilişki hakkında bilgi mi edinmek istiyoruz, yoksa belirsizliğin yarattığı kaygıyı azaltmaya mı çalışıyoruz?
Çünkü “sevgiliyiz” demek yalnızca ilişkiye bir isim vermiyor olabilir. Aynı zamanda bir süreliğine “Bu insan yarın da burada olacak” hissi verebilir.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Kaygılı bağlanmanın insanları mutlaka ilişkilerini erkenden tanımlamaya veya yeni tanıştıkları biriyle “sevgili gibi” davranmaya yönelttiğini doğrudan söyleyemeyiz. Bu davranışların pek çok farklı nedeni olabilir.
Fakat bağlanma kaygısı, belirsizliğe ve olası reddedilmeye duyarlılık ile güvence arayışını birlikte düşündüğümüzde bir ihtimal ortaya çıkıyor:
Bazen hızlandırmaya çalıştığımız şey yakınlık değil, belirsizliğin sona ermesi olabilir.
İlişki Davranışları Bağdan Önce Geldiğinde
Bir ilişkiyi yalnızca ona verdiğimiz isim oluşturmaz. İki insan arasında zaman içerisinde gelişen karşılıklı bağ da gerekir.
Karşımızdaki insanın yalnızca bize gösterdiği güzel taraflarını değil, sınırlarını ve farklılıklarını görürüz. Beklentilerimizin karşılanmadığı anlar olur. Birbirimizi yanlış anlarız. Yaklaşırız, bazen uzaklaşırız. Güvenilirliğin yalnızca söylenen bir şey değil, tekrar eden deneyimlerle oluşan bir şey olduğunu görmeye başlarız.
Bağ biraz da bütün bunların içinden gelişir.
Yeni tanıştığımız biriyle görüşüyor olmamız elbette aramızda hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, görüşmemizin nedeni zaten aramızda bir şeylerin olmasıdır.
Fakat bir bağın oluşmaya başlaması ile o bağın ilişkiyi taşıyabilecek kadar kurulmuş olması aynı şey değildir.
Bazen bu süreç tamamlanmadan ilişkinin davranışları hayatımıza yerleşmeye başlayabilir.
Her gün saatlerce konuşabiliriz. Her boş zamanı birlikte geçirmek isteyebiliriz. Karşılıklı öncelik bekleyebiliriz. Birkaç haftadır tanıdığımız insanın günlük hayatımızdaki yeri birkaç yıllık partnerimizinkine yaklaşabilir.
Bunların hiçbiri kendi başına sağlıksız değildir.
Asıl soru başka:
Bu yoğunluk aramızda gelişen bağın bir sonucu mu, yoksa bağın devam edeceğinden emin olabilmek için mi bu yoğunluğa ihtiyaç duyuyoruz?
Yoğunluk ile Derinlik Aynı Şey mi?
Yeni bir insanla saatlerce konuşmak gerçekten yakın hissettirebilir.
Kısa sürede çocukluğumuzu, eski ilişkilerimizi, korkularımızı ve geleceğe ilişkin hayallerimizi paylaşabiliriz. Birkaç haftanın sonunda karşımızdaki insanı yıllardır tanıyormuşuz gibi hissedebiliriz.
Fakat bir insan hakkında çok şey bilmek ile onunla zaman içerisinde karşılıklı bir bağ kurmuş olmak aynı şey olmayabilir.
Derinlik yalnızca ne kadar kişisel şey paylaştığımızdan oluşmaz. Zamanı, tutarlılığı, hayal kırıklığını ve onarımı da içerir.
Bu nedenle başlangıçtaki yoğunluk azaldığında ne olduğuna bakmak özellikle ilginçtir.
Taraflardan biri kendi arkadaşlarına, işine veya yalnız geçirdiği zamana biraz daha dönmeye başladığında bunu ilişkinin doğal ritminin oluşması olarak mı yaşıyoruz?
Yoksa:
“Eskisi kadar istemiyor.”
“Bir şey değişti.”
“Benden uzaklaşıyor.”
diye mi düşünüyoruz?
Bağlanma kaygısı burada devreye girebilecek etkenlerden biridir. İlişkisel tehditlere ve belirsizliğe duyarlılık arttığında güvence arayışı da kaygıyı düzenleme yollarından biri haline gelebilir.
Fakat güvence aramak her zaman kalıcı bir güven duygusu üretmez. Güvence kısa süreli rahatlama sağlarken, belirsizlik yeniden ortaya çıktığında aynı ihtiyacın tekrar etmesi mümkün olabilir.
Bu nedenle bazı ilişkilerde şu döngü ortaya çıkabilir:
Belirsizlik → kaygı → daha fazla güvence ve yakınlık arayışı → geçici rahatlama → yeniden belirsizlik.
Bunun her kaygılı bağlanan kişide veya her hızlı başlayan ilişkide gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Ancak başlangıçtaki yoğunluğun neden zaman zaman sürdürülemez hale gelebildiğini anlamak için önemli bir pencere olabilir.
İlişkilenmeye Alan Açmak
Belki bu yüzden yeni bir yakınlaşmanın başındaki zor deneyimlerden biri hemen karar vermek değil, bir süre karar verememeye dayanabilmektir.
“Senden hoşlanıyorum.”
“Seninle görüşmek istiyorum.”
“Aramızdaki şeyi önemsiyorum.”
ve aynı zamanda:
“Bunun neye dönüşeceğini henüz bilmiyorum.”
Bu, karşımızdakini mesafede tutmak anlamına gelmez. İlgisiz davranmak, ilişki konuşmalarından kaçınmak veya belirsizliği sonsuza kadar sürdürmek de değildir.
Tam tersine, ilişkilenmenin kendisine alan açmaktır.
Çünkü ilişki yalnızca iki kişinin birbirini seçtiği anda oluşmaz. Birbirlerini seçmeye devam edip edemeyeceklerini gördükleri süreçte de oluşur.
Belki mesele bu nedenle bir ilişkiye ne kadar hızlı başladığımız değildir.
Bağın oluşmasına zaman tanıyor muyuz, yoksa bağın henüz neye dönüşeceğini bilmediğimiz için ilişki davranışlarıyla onu erkenden güvenceye almaya mı çalışıyoruz?
Bazen “Biz neyiz?” sorusunun cevabını birkaç haftada verebiliriz.
Ama “Birbirimiz için gerçekten kimiz?” sorusunun cevabını ancak ilişkilenerek öğrenebiliriz.