Burak Alban, MSc.Klinik PsikologAra
Ara
← Blog

Blog

Obsesif-Kompulsif Bozukluk: Zihnimizden Geçen Her Düşünceye İnanmak Zorunda mıyız?

İnsan zihni gün boyunca sayısız düşünce, ihtimal ve çağrışım üretir. Bunların bazıları istenmeyen, rahatsız edici veya kişinin değerleriyle çelişen içerikler taşıyabilir. Ancak bir düşüncenin zihnimizden geçmesi, onu istediğimiz, onayladığımız veya gerçekleştireceğimiz anlamına gelmez. Obsesif-kompulsif belirtilerde ise kişi, istemediği hâlde tekrar tekrar ortaya çıkan düşüncelere, görüntülere veya dürtülere yoğun bir anlam yükleyebilir. Birine zarar verme ihtimali, hastalık bulaştırma korkusu, hata yapma endişesi veya bir şeyin tam olarak doğru olmadığı hissi, kişinin zihninde sürekli meşguliyet yaratabilir. Böylece sorun yalnızca rahatsız edici bir düşüncenin ortaya çıkması değil, kişinin bu düşünceyi nasıl yorumladığı ve onunla baş etmek için neler yapmak zorunda hissettiği hâline gelebilir. Zihinden geçen bir ihtimal, gerçekleşmiş bir olay kadar önemli veya tehlikeli algılanmaya başladığında, kişi düşüncelerini kontrol etmeye çalışırken günlük yaşamındaki hareket alanını giderek sınırlandırabilir.

Beyaz zemin üzerinde, tekrarlayan düşünceleri simgeleyen döngüsel çizgiler ve sakin bir insan figürü

Obsesif belirtilerin gelişiminde biyolojik yatkınlık, mizaç, öğrenilmiş deneyimler ve kişinin belirsizlikle kurduğu ilişki birlikte rol oynayabilir. Bazı kişiler için hata yapmak, kontrolü kaybetmek veya başkalarına zarar verme ihtimali özellikle tehdit edici olabilir. Erken dönem ilişkilerinde yoğun eleştiriye, yüksek beklentilere veya öngörülemezliğe maruz kalmış kişilerde sorumluluk ve kontrol ihtiyacı belirli biçimlerde şekillenebilir; ancak her obsesif belirtinin arkasında travmatik bir deneyim ya da belirli bir çocukluk yaşantısı bulunması gerekmez. Burada önemli olan, kişinin düşüncelerine yüklediği anlamı ve bu düşüncelerin hangi duygusal ihtiyaçlarla ilişkili olabileceğini anlamaktır. Örneğin titizlik, düzen veya sorumluluk sahibi olmak tek başına psikolojik bir problem değildir. Ancak kişi bir hata yapma ihtimalini tolere edemediğinde, her şeyi tekrar tekrar kontrol etme ihtiyacı hissedebilir. Kimi zaman kontrol etme çabası, gerçek bir tehlikeyi önlemekten çok belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı azaltmaya hizmet eder. Bu nedenle obsesif belirtileri yalnızca düşüncelerin içeriği üzerinden değil, kişinin kendisine, sorumluluklarına ve belirsizliğe ilişkin beklentileriyle birlikte değerlendirmek önemlidir.

Obsesif-kompulsif döngünün sürmesinde kompulsiyonlar, kaçınmalar ve güvence arama davranışları önemli bir rol oynayabilir. Kişi kapıyı tekrar tekrar kontrol ettiğinde, ellerini belirli bir düzende yıkadığında veya zihninden geçen bir düşünceyi etkisizleştirmek için başka düşünceleri tekrarladığında geçici bir rahatlama yaşayabilir. Ancak bu rahatlama, kişinin kaygısıyla baş edebilmek için aynı davranışı yeniden gerçekleştirmesi gerektiği beklentisini güçlendirebilir. Üstelik kompulsiyonlar her zaman dışarıdan gözlemlenebilir davranışlar değildir; zihinsel tekrarlar, geçmişteki olayları sürekli gözden geçirme veya kendisini bir şeyden emin olmaya zorlama da bu döngünün parçası olabilir. Kişi belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışırken, giderek daha fazla kesinlik aramaya başlayabilir. Böylece rahatlamak amacıyla yapılan davranış, zaman içerisinde rahatlayabilmenin ön koşuluna dönüşebilir. Psikoterapide bu döngünün nasıl işlediğini anlamak ve gerektiğinde maruz bırakma ve tepki önleme (ERP) gibi kanıta dayalı müdahalelerle çalışmak önemlidir. Bununla birlikte kişinin yaşam öyküsü, ilişkileri ve belirtilere yüklediği anlamlar da bütüncül değerlendirmede göz önünde bulundurulabilir.

Her tekrarlayan düşünce, düzen ihtiyacı veya kontrol davranışı obsesif-kompulsif bozukluk anlamına gelmez. İnsanlar zaman zaman emin olmak, önlem almak veya kendilerini güvende hissetmek isteyebilir. Klinik açıdan önemli olan bu düşünce ve davranışların ne kadar zaman aldığı, ne ölçüde sıkıntı yarattığı ve kişinin günlük yaşamını nasıl etkilediğidir. Bir davranışın kısa vadede rahatlatıcı veya koruyucu bir işlevinin bulunması, uzun vadede kişiye bedel ödetmediği anlamına gelmez. Psikoterapide bu nedenle yalnızca obsesif düşüncelerin içeriğine değil, kişinin onlarla kurduğu ilişkiye, kompulsiyonların hangi işlevleri yerine getirdiğine ve belirtilerin yaşamını ne ölçüde sınırlandırdığına da odaklanılır. Amaç kişinin zihninden geçen bütün rahatsız edici düşünceleri ortadan kaldırmak veya her durumda kesinlik hissetmesini sağlamak değildir. Amaç, kişinin belirsizlikle yaşayabilme kapasitesini geliştirmesini, kompulsiyonlara başvurmadan kaygıyla karşılaşabilmesini ve seçimlerini yalnızca korktuğu ihtimallere göre düzenlemek zorunda kalmamasını desteklemektir. Çünkü psikolojik değişim bazen zihnimizden geçen düşünceleri kontrol edebilmekten çok, her düşüncenin davranışlarımızı yönetmesine izin vermemeyi öğrenmekle ilişkilidir.