Burak Alban, MSc.Klinik PsikologAra
Ara
← Blog

Blog

Özgül Fobiler: Bizi Koruyan Korku Ne Zaman Bizi Engeller?

Korku, bizi olası tehlikelere karşı koruyan ve gerektiğinde hızlı tepki vermemizi sağlayan doğal bir duygudur. Ancak bazen belirli bir hayvan, uçak yolculuğu, iğne veya kapalı bir alan, taşıdığı gerçek tehlikeyle orantısız bir korku yaratabilir. Kişi korktuğu durumla karşılaşmadan önce bile yoğun kaygı yaşayabilir, zihninde olumsuz senaryolar oluşturabilir veya karşılaşma ihtimalini ortadan kaldırmak için günlük yaşamını yeniden düzenleyebilir. Uçağa binmemek için uzun yolculukları tercih etmek, bir hayvanla karşılaşmamak için belirli sokaklardan geçmemek veya iğne korkusu nedeniyle gerekli sağlık kontrollerini ertelemek bu durumun örnekleri olabilir. Böylece korku yalnızca belirli bir uyaran karşısında yaşanan duygusal bir tepki olmaktan çıkarak kişinin yaşamını nasıl sürdüreceğini belirleyen bir etkene dönüşebilir. Burada önemli olan yalnızca korkunun ne kadar yoğun olduğu değil, kişinin korkuyla karşılaşmamak için hayatında nelerden vazgeçmeye başladığıdır.

Koruyucu korkunun sınırlandırıcı bir çembere dönüşmesini ve açılan yaşam yolunu simgeleyen beyaz zemin üzerine çizim

Özgül fobilerin gelişiminde geçmiş deneyimler, öğrenilmiş çağrışımlar, mizaç ve kişinin tehditleri değerlendirme biçimi rol oynayabilir. Bazen doğrudan yaşanan korkutucu bir olay, bazen başkasının yaşadığı bir deneyime tanık olmak veya tehlikeyle ilgili aktarılan bilgiler belirli bir uyarana karşı yoğun korku gelişmesine katkıda bulunabilir. Travmatik yaşantılar da bazı fobilerin ortaya çıkmasında etkili olabilir; ancak her fobinin arkasında travmatik bir anı bulunması gerekmez. Ayrıca korkulan şeyin kişi için taşıdığı anlam, görünen uyaranın ötesine geçebilir. Örneğin uçak korkusu bazı kişilerde kaza ihtimaliyle, bazılarında kontrolü kaybetmekle veya kaçamayacağı bir ortamda bulunmakla ilişkili olabilir. Benzer biçimde iğne korkusu acıdan, bayılma ihtimalinden veya bedensel kontrolün kaybedilmesinden duyulan korkuyla bağlantılı olabilir. Aynı durumdan korkan iki kişinin psikolojik deneyimi ve bu korkuyu sürdüren mekanizmalar birbirinden farklı olabilir. Bu nedenle korkunun nasıl geliştiğini anlamak kadar, kişinin bugün o korkuyu nasıl deneyimlediğini ve ona hangi anlamları yüklediğini değerlendirmek de önemlidir.

Fobilerin sürmesinde kaçınma davranışları önemli bir rol oynayabilir. Kişi korktuğu durumdan uzaklaştığında genellikle kısa süreli bir rahatlama hisseder. Bu rahatlama, kaçınmanın işe yaradığı düşüncesini güçlendirebilir ve sonraki karşılaşmalarda aynı davranışın tekrarlanmasına neden olabilir. Ancak kişi korkulan durumla karşılaşmadığında, beklediği sonucun mutlaka gerçekleşmediğini veya kaygı yaşarken de durumla baş edebileceğini öğrenme fırsatını sınırlayabilir. Zamanla yalnızca korkulan uyaran değil, onunla karşılaşma ihtimali de kaygı yaratmaya başlayabilir. Kişi bir köpekle karşılaşmaktan korktuğu için yürüyüşe çıkmayabilir, uçuş ihtimali nedeniyle seyahat planlarından vazgeçebilir veya kapalı alanlardan kaçınmak için gündelik alışkanlıklarını değiştirebilir. Kaçınma kısa vadede kişiyi korkudan korurken, uzun vadede korkunun yaşam üzerindeki etkisini artırabilir. Bununla birlikte korkuyla yüzleşmek, kişiyi hazırlıksız biçimde en yoğun korkusuyla karşı karşıya bırakmak anlamına gelmez. Psikoterapide kişinin ihtiyaçları, hazır oluşu ve korkunun özellikleri değerlendirilerek aşamalı maruz bırakma gibi davranışsal yöntemlerden yararlanılabilir. EMDR de uygun görülen durumlarda, özellikle korkuyla ilişkili rahatsız edici anıların işlenmesi amacıyla daha geniş bir psikoterapi planının parçası olarak değerlendirilebilir.

Her korku veya belirli durumlardan uzak durma tercihi psikolojik bir bozukluk anlamına gelmez. Korku, gerçek tehlikeler karşısında bizi koruyan ve yaşamımızı sürdürmemize yardımcı olan doğal bir duygudur. Bu nedenle psikoterapide öncelikle korkunun gerçek tehlikeyle ilişkisi, kişinin yaşamında hangi işlevi yerine getirdiği ve günlük yaşamını ne ölçüde sınırlandırdığı değerlendirilmelidir. Bazı korkular kişinin güvenliğini sağlarken, bazıları gerçek tehlikeyle orantısız hâle gelerek seçimlerini, ilişkilerini ve yaşam olanaklarını kısıtlayabilir. Önemli olan korkunun varlığı değil, kişinin yaşamak istediği hayatı sürdürmesini ne ölçüde engellediğidir. Psikoterapide bu nedenle kişinin korkusunu yalnızca bir belirti olarak ele almak yerine, nasıl geliştiği, hangi deneyimlerle ilişkili olduğu ve kaçınma davranışlarıyla nasıl sürdürüldüğü birlikte değerlendirilir. Gerektiğinde aşamalı davranışsal çalışmalar ve uygun durumlarda EMDR gibi yöntemler, kişiye özgü bir psikoterapi planının parçası olarak kullanılabilir. Amaç kişiyi korkusuz hâle getirmek değil, işlevsizleştirici korkuların yaşam üzerindeki etkisini azaltarak kişinin kendi ihtiyaçları ve hedefleri doğrultusunda daha özgür hareket edebilmesini desteklemektir.