Burak Alban, MSc.Klinik PsikologAra
Ara
← Blog

Blog

Panik Atak: Korkunun Kendisinden Korkmak

Korku, bizi tehlikeden koruyan en temel sistemlerden biridir. Tehlike hissettiğimizde kalbimiz hızlanabilir, nefesimiz değişebilir, kaslarımız gerilebilir ve dikkatimiz çevrede olup bitenlere daha fazla yönelir. Beden, düşünmemizi beklemeden bizi harekete hazırlayabilir.

Peki tehlike olarak algıladığımız şey, korkunun kendisi olduğunda ne olur?

Panik atağın belki de en çarpıcı taraflarından biri burada ortaya çıkar. Kişi yalnızca korkmaz; korkmaya başladığını fark etmekten de korkabilir.

Kalbin hızlanması yalnızca kalbin hızlanması olmaktan çıkar.

“Kalbime bir şey mi oluyor?”

Nefesin değişmesi yalnızca kaygının bedensel bir karşılığı değildir.

“Ya nefes alamazsam?”

Baş dönmesi başladığında ise düşünce bir adım daha ileri gidebilir:

“Ya kontrolümü kaybedersem?”

Böylece korku, yalnızca tehlikeye verilen bir tepki olmaktan çıkarak kişinin tehlike olarak algıladığı şeyin kendisine dönüşebilir.

Korkudan korkma döngüsünü ve bu döngünün açılmasını simgeleyen tek çizgi profil

Korku Korkuyu Nasıl Büyütür?

İnsan bedeni gün içerisinde sürekli değişir. Kalbimiz bazen daha hızlı, bazen daha yavaş atar. Nefes alışverişimiz hareket ettiğimizde, heyecanlandığımızda veya yorulduğumuzda değişir. Uykusuzluk, kafein, açlık veya stres bile bedenimizde farklı duyumlar yaratabilir.

Çoğu zaman bunları fark etsek bile üzerinde durmayız.

Panik döngüsünde ise bedensel duyumların anlamı değişebilir.

Kalbin hızlandığını fark etmek kaygı yaratır. Kaygı arttığında kalp daha hızlı atabilir. Kalbin daha hızlı atması ilk düşüncenin doğru olduğuna ilişkin bir kanıt gibi algılanabilir: “Bak, gerçekten kötüleşiyor.”

Kişi nefesini kontrol etmeye çalışır. Nefesine daha fazla dikkat ettikçe nefes alışverişindeki küçük değişiklikleri daha fazla fark eder. Bu değişiklikler yeni bir tehlike işareti gibi yorumlandığında kaygı biraz daha yükselir.

Bedensel duyum → tehlikeli yorum → korku → daha güçlü bedensel duyum → daha fazla korku.

Bu nedenle panik sırasında yaşanan korku hayali değildir. Kalp gerçekten hızlanabilir, kişi gerçekten terleyebilir, nefesi gerçekten değişebilir. Mesele kişinin bunları “uydurması” değil; gerçek bedensel duyumların ne anlama geldiğinin giderek daha tehdit edici biçimde yorumlanmasıdır.

“Ya Tekrar Olursa?”

Panik atağın etkisi bazen atak sona erdiğinde sona ermez.

Kişi bir süre sonra yeni bir soruyla yaşamaya başlayabilir: “Ya tekrar olursa?”

Bu soru önemli bir değişime işaret eder. Çünkü artık korkulan şey yalnızca geçmişte yaşanan atak değildir; gelecekte yeniden ortaya çıkabilecek korkunun kendisidir.

Metroda panik atağı yaşayan biri metrodan korkmaya başlayabilir. Fakat daha yakından baktığımızda korktuğu şey her zaman metronun kendisi değildir.

“Ya metrodayken tekrar başlarsa?” “Ya çıkamazsam?” “Ya kimse yardım edemezse?”

Benzer biçimde kişi yalnız dışarı çıkmaktan, trafikte kalmaktan, kalabalık bir restoranda oturmaktan veya evinden uzaklaşmaktan kaçınmaya başlayabilir.

Dışarıdan bakıldığında belirli yerlerden korkuyor gibi görünür. Fakat bazen asıl korku şudur: “O hissi tekrar yaşarsam ve oradan kaçamazsam ne olacak?”

Korkunun kendisinden korkmak zaman içerisinde kişinin yalnızca bedenini değil, hayatını da daha yakından kontrol etmeye başlamasına neden olabilir.

Kaçınmak İşe Yaramıyor mu?

Aslında yarayabilir.

Metroya binmeyince kişi rahatlar. Yanında güvendiği biri olduğunda kendisini daha emniyette hisseder. Kapıya yakın oturmak çıkabileceğini bilmesini sağlar. Yanında su, ilaç veya başka bir güvence bulundurmak kaygıyı azaltabilir.

Dolayısıyla kaçınma ve güvenlik davranışlarını “mantıksız” olarak görmek yerine önce işlevlerini anlamak gerekir.

Kişiyi korkudan korurlar.

Fakat kısa vadede işe yarayan bir davranışın uzun vadede bir bedeli olabilir.

Kişi metroya binmediğinde “Metroya binseydim gerçekten kötü bir şey olur muydu?” sorusunun cevabını hiçbir zaman öğrenemez. Güvende kalmasının nedeni, korktuğu durumun aslında güvenli olması değil de ondan kaçmış olması gibi hissedilebilir.

Böylece kaçınma rahatlatırken aynı zamanda korkunun devam etmesine katkıda bulunabilir.

Bir süre sonra kişinin hareket alanı daralmaya başlayabilir. Önce metroya binmez. Sonra kalabalık yerlere gitmez. Sonra yalnız dışarı çıkmamaya başlar. Belki yanında belirli bir kişi olmadan uzaklaşamaz.

Bu noktada artık yalnızca korkunun varlığından değil, korkunun kişinin hayatını ne kadar yönetmeye başladığından söz ederiz.

Her Panik Atak Panik Bozukluk mudur?

Hayır.

Bir insanın yaşamı boyunca bir veya birkaç panik atağı yaşaması, tek başına panik bozukluğu olduğu anlamına gelmez.

Burada önemli olan yalnızca atağın ortaya çıkması değildir. Atakların tekrarlaması, yeni bir atak yaşayacağına ilişkin süregelen endişe ve kişinin hayatını bu ihtimale göre değiştirmeye başlaması klinik değerlendirmede önem kazanır.

Bu ayrım önemlidir çünkü yoğun bir deneyim yaşamış olmak ile yaşamın giderek o deneyimin tekrarından korunmak etrafında örgütlenmesi aynı şey değildir.

Belki işlev kaybını da burada aramak gerekir.

Kişi korkuyor olabilir fakat hayatını sürdürebiliyordur. Ya da korkmamak için hayatının giderek daha büyük bir bölümünden vazgeçmeye başlamış olabilir.

Peki Neden Şimdi?

Panik atağı yalnızca bedensel duyumların yanlış yorumlanması üzerinden anlamaya çalışmak da bazen yetersiz kalabilir.

Çünkü başka bir soru hâlâ ortadadır: Neden bu kişi ve neden hayatının bu döneminde?

Bazen panik atağın ortaya çıktığı dönem uzun süredir devam eden stresle, bir kayıpla, ayrılıkla, yaşam değişikliğiyle veya ilişkisel bir zorlanmayla aynı zamana denk gelebilir.

Bazen kişi uzun zamandır taşıdığı duygusal yükleri yönetmeye çalışıyordur. Bazen ise böyle belirgin bir hikâye bulamayabiliriz.

Her panik atağın arkasında keşfedilmeyi bekleyen gizli bir travma olduğunu varsaymak da doğru değildir. Bir belirtiye mutlaka sembolik bir anlam yüklemeye çalışmak, kişinin gerçekten yaşadığı fizyolojik ve bilişsel döngüyü gözden kaçırabilir.

Fakat belirtilerin ortaya çıktığı yaşam bağlamını hiç merak etmemek de kişiyi yalnızca panik belirtilerinden ibaret görme riskini taşır.

Bu nedenle psikoterapide iki soru birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir:

Panik nasıl devam ediyor?

ve

Panik neden hayatın bu döneminde ortaya çıktı?

Birincisi bizi bedensel duyumlara yüklenen anlamlara, korkudan korkmaya, kaçınmaya ve güvenlik davranışlarına götürür. İkincisi ise kişinin yaşam öyküsüne, ilişkilerine, kayıplarına, stres kaynaklarına ve duygusal dünyasına bakmamızı sağlar.

Amaç Bir Daha Korkmamak mı?

Belki panik üzerine düşünürken en önemli ayrımlardan biri burada ortaya çıkar.

Amaç insanın bir daha korkmaması olamaz.

Kalbimiz yine hızlanacaktır. Nefesimiz zaman zaman değişecektir. Bazen başımız dönecek, bazen kendimizi gergin hissedeceğiz. Ve hayatımızın bazı dönemlerinde korkacağız.

Korku ortadan kaldırılması gereken bir sistem değil; yaşamımızı sürdürebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz bir sistemdir.

Sorun belki korkunun varlığı değil, korkunun kendisinin yaklaşan bir felaketin kanıtına dönüşmesidir.

Bu nedenle psikoterapide amaç yalnızca atakların sayısını azaltmak olmayabilir. Kişinin bedensel duyumlarla kurduğu ilişkiyi, onlara yüklediği anlamları ve korku geldiğinde geliştirdiği davranışları anlamak da önemlidir.

Kalbin hızlanmasını fark edip hemen felaket sonucuna ulaşmamak. Kaygının yükseldiğini hissedip ondan kaçmak zorunda olmadığını deneyimlemek. Korkunun rahatsız edici olabileceğini fakat her zaman tehlikeli olmadığını öğrenmek. Ve kişinin korkmamak uğruna vazgeçtiği alanları zaman içerisinde yeniden hayatına dahil edebilmesi.

Çünkü panik bozuklukta insan bazen yalnızca ataklardan kaçınmaz.

Korkma ihtimali yüzünden henüz yaşanmamış deneyimlerden de vazgeçmeye başlayabilir.

Belki bu yüzden panik atağı anlamak için yalnızca “Neden korkuyorum?” diye sormak yeterli değildir.

Korkunun kendisinden korkmaya başladığımızda, bizi tehlikeden korumak için var olan bir duygu ne zaman hayatımızı tehlikeden kaçınmak üzerine kurmaya başlar?