Bir davranışın ne kadar sık tekrarlandığı ile ne kadar sağlıklı olduğu her zaman aynı şey değildir. Bazen bir ailede herkes birbirinin özel hayatına müdahale eder ve buna “biz birbirimize yakınız” denir; bir arkadaş grubunda insanlar birbirlerini küçümseyen şakalar yapar ama kimse alınmaması gerektiğini öğrenmiştir; bir iş yerinde adaletsiz bir uygulama yıllardır devam ettiği için artık kimsenin dikkatini çekmez. İlişkilerde sınır ihlalleri “herkes yapıyor”, sorumluluktan kaçmak “insanlık hali”, saygısızlık ise “onun karakteri böyle” denilerek zaman içerisinde görünmez hale gelebilir. İnsan bulunduğu çevrenin davranışlarına alıştıkça, daha önce rahatsızlık yaratabilecek bir şey gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşebilir. Bu nedenle yaygınlık bazen bize norm hakkında bilgi verir ama davranışın sağlıklı olup olmadığını tek başına söylemez. İlginç olan ise grubun geri kalanı için görünmez hale gelmiş bir davranışı hâlâ fark eden kişinin yaşadığı deneyimdir. Kimsenin tepki vermediği bir şey bizi rahatsız ettiğinde yalnızca davranışı değil, bir anlamda çevremizdeki insanların sessizliğini de görmeye başlarız: “Bunu gören tek kişi ben miyim?”, “Herkes normal karşılıyorsa acaba ben mi fazla hassasım?” Belki de bu nedenle bazen birini uyarma ihtiyacımız yalnızca onun yaptığı şeyle değil, kendi algımıza ve değerlerimize güvenmeye devam edebilme ihtiyacımızla da ilgilidir.

Böyle bir durumda konuşmak her zaman kontrolcülük olarak düşünülemez. İnsan bazen kendi sınırını koruduğu için, bazen bir başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalmak istemediği için, bazen de davranış kendi değerleriyle açıkça çeliştiği için itiraz eder. Bir aile üyesinin sürekli diğerinin kararlarına müdahale ettiğini görmek, arkadaş grubunda bir kişinin görünüşüyle ilgili tekrar tekrar şaka yapılmasına tanık olmak veya iş yerinde belirli çalışanların sürekli daha fazla yük taşımasının olağan kabul edildiğini fark etmek kişide “Birinin buna bir şey söylemesi gerekiyor” duygusu yaratabilir. Burada devreye giren şey adalet duygusu, tutarlılık ihtiyacı veya grubun normuna rağmen kendi değerlerini koruyabilme kapasitesi olabilir. Üstelik ait olduğumuz gruba itiraz etmek sanıldığı kadar kolay değildir. İnsan yalnızca kendi fikrini söylemez; bazen o grubun kendisine sunduğu aidiyeti de riske atar. “Biz hep böyle yaparız” diyen bir aileye “Ama bu bana doğru gelmiyor” demek, kişinin bir davranıştan farklılaşmasının yanında grubundan psikolojik olarak farklılaşmasını da gerektirir. Bu nedenle bazen itiraz etmek, başkasını değiştirme girişiminden çok kişinin kendi algısını inkâr etmemesinin bir yolu olabilir. Olgunlaşmanın bir tarafı da belki budur: Bir grubun parçası olmaya devam ederken grubun her normunu kendi doğrumuz haline getirmek zorunda olmadığımızı fark etmek.
Fakat başkasını düzeltme ihtiyacımızı yalnızca değerlerimiz veya adalet duygumuz üzerinden açıklamak da eksik kalabilir. Çünkü bazen bir davranışın yanlış olduğunu söylemekle yetinmekte zorlanırız; karşımızdaki kişinin de onun yanlış olduğunu kabul etmesini, hatta davranışını değiştirmesini isteriz. Tam burada daha kişisel bir soru ortaya çıkar: Karşımdaki kişi hatasını kabul ettiğinde neden ben rahatlıyorum? Bazen başkasının yanlış olduğunu düşündüğümüz bir şeyi yapmaya devam etmesi bizde kontrol kaybı, öfke veya çaresizlik yaratabilir. Bir arkadaşımıza defalarca “Bu ilişki sana iyi gelmiyor” dediğimiz halde onun ilişkiye devam etmesi, tavsiyemizin anlaşılmadığını değil sanki bizim görüp onun göremediği bir gerçeğin hâlâ düzeltilmemiş olduğunu hissettirebilir. Bir aile üyesinin aynı hatayı tekrar etmesi karşısında onu ikna etmeye çalışırken bir noktadan sonra onun iyiliğini mi koruduğumuzu, yoksa kendi çaresizliğimize mi tahammül edemediğimizi ayırt etmek zorlaşabilir. Çünkü düzeltmek bazen çevremizi daha öngörülebilir hale getirmenin bir yoludur. Karşımdaki benim doğru bulduğum şekilde davranırsa belirsizlik azalır; haklı olduğumu kabul ederse kendi algımdan şüphe etmek zorunda kalmam; tavsiyemi dinlerse kötü bir sonuçla karşılaşmasını izlemek zorunda kalmam. Böylece oldukça iyi niyetli başlayan bir uyarı, fark etmeden kendi içsel rahatsızlığımızı düzenleme girişimine dönüşebilir.
Belki de burada önemli olan, müdahale etme isteğinin kendisinden çok neyi korumaya çalıştığımızdır. “Bu davranış gerçekten benim sınırımı veya bir başkasının sınırını ihlal ettiği için mi müdahale etmek istiyorum; yoksa yanlış olduğunu düşündüğüm bir şeyi değiştirememeye tahammül etmekte zorlandığım için mi?” Bu iki durum dışarıdan birbirine benzeyebilir ama psikolojik olarak aynı değildir. Örneğin bir arkadaş grubunda sürekli size yönelik küçümseyici şakalar yapılıyorsa “Böyle konuşulmasını istemiyorum” demek kendi sınırınızı belirlemektir. Fakat aynı gruptaki iki kişinin birbirleriyle kurduğu ve sizin yanlış bulduğunuz ilişki biçimini, onlar değiştirmek istemediği halde sürekli düzeltmeye çalışmak başka bir ihtiyaca hizmet ediyor olabilir. Aradaki sınır her zaman bu kadar belirgin değildir elbette. Başkasını koruma isteğimizin içerisinde kontrol ihtiyacımız, haklılığımızın tanınmasını istememizin içerisinde gerçek bir adalet hassasiyetimiz bulunabilir. İnsan davranışlarının çoğunda olduğu gibi burada da motivasyonlarımız birbirine karışır. Belki bu yüzden mesele “Uyarmalı mıyım, susmalı mıyım?” şeklinde iki seçenekli bir sorudan daha karmaşıktır. Asıl merak edilmesi gereken, karşımdakinin benim uyarımı duymasına rağmen başka türlü davranmayı seçebilmesinin bende ne yarattığıdır.
Çünkü bazen bizi en fazla rahatsız eden şey davranışın kendisinden çok herkesin onu normal karşılamasıdır. Grup normuna karşı durmak insanda tuhaf bir yalnızlık yaratabilir. Herkes gülerken bir şakayı incitici bulmak, herkes kabullenmişken iş yerindeki bir uygulamayı adaletsiz görmek veya ailede yıllardır sürdürülen bir müdahaleyi sınır ihlali olarak adlandırmak kişinin kendi algısını sorgulamasına neden olabilir. İnsan bir yandan ait olmak isterken diğer yandan ait olabilmek uğruna kendi değerlerinden vazgeçmek istemeyebilir. Belki bu yüzden bazı itirazlarımızın arkasında “Bunun yanlış olduğunu başka biri de görsün” ihtiyacı vardır. Bir başkasının bize katılması yalnızca haklı olduğumuzu kanıtlamaz; yalnız olmadığımızı da hissettirir. Fakat psikolojik farklılaşma biraz da bu yalnızlığa dayanabilme kapasitesiyle ilişkili olabilir: Çevremizdeki insanların normal kabul ettiği bir şeyi yanlış bulabilir, bunu gerektiğinde dile getirebilir ve yine de herkesin bizimle aynı sonuca ulaşmasını sağlamak zorunda olmayabiliriz. Kendi değerlerimize sadık kalabilmek için başkalarının değer sistemini tamamen değiştirmemiz gerekmeyebilir.
Bu nedenle başkalarını uyarma ihtiyacımıza yalnızca “doğruyu söylemek” veya “kontrol etmek” üzerinden bakmak yerine biraz merakla yaklaşmak daha anlamlı olabilir. Bunu söylemezsem ne olacağından korkuyorum? Karşımdaki davranışını değiştirmezse bende hangi duygu ortaya çıkıyor? Onu korumaya mı çalışıyorum, kendi sınırımı mı koruyorum, yoksa kendi rahatsızlığımı mı azaltmaya çalışıyorum? Bir davranışın yanlış olduğunu düşünürken, karşımdakinin yine de onu seçebilmesine ne kadar alan bırakabiliyorum? Bu soruların her durumda aynı cevabı olmayacaktır. Bazen sessiz kalmak gerçekten kendi sınırımızdan vazgeçmek anlamına gelebilir ve konuşmak gerekir. Bazen de söylememiz gerekeni söyledikten sonra karşımızdakinin ne yapacağını kontrol edemeyeceğimiz gerçeğiyle karşılaşmamız gerekir. Çünkü her normalleşmiş davranış sağlıklı değildir; fakat bir davranışın yanlış olduğunu görebilmek ile onu yapan herkesi düzeltmek zorunda hissetmek de aynı şey değildir. Belki olgunluğun bir tarafı, herkes normalleştirmiş olsa bile yanlış bulduğumuz bir şeye itiraz edebilmekse; diğer tarafı da yanlış olduğunu düşündüğümüz her şeyi değiştirecek güce sahip olmadığımızı taşıyabilmektir. Ve belki asıl soru “Onu nasıl değiştirebilirim?”den önce şudur: “Onu değiştirmek istediğimde, aslında içimde neyi korumaya çalışıyorum?”