Odyssey’in hikâyesi ilk bakışta savaştan evine dönmeye çalışan bir adamın hikâyesidir. Ancak sanırım onu yalnızca İthaka’ya ulaşmaya çalışan bir savaşçı olarak okumak, yolculuğun birey olma tarafında taşıdığı anlamı biraz eksik bırakır. Troya’da Odyssey bir asker, bir kral ve her şeyden önce kendisinden daha büyük bir kolektifin parçasıdır. Onu diğerlerinden ayıran ise yalnızca gücü değil, düşüncesidir. A man, a thought, a trick — Bir adam, bir fikir, bir hile. Bir adamın fikri, Troya Atı, yıllardır kazanılamayan savaşın kaderini değiştirir. Odyssey burada bireysel becerisini kolektif bir amaç için kullanmış ve bu konuda oldukça başarılı da olmuştur. Fakat insanın kendisine ait bir beceriyi kullanması, her zaman kendisine ait bir hayat yaşadığı anlamına gelmeyebilir. Bazen bize verilen rollerin içerisinde o kadar başarılı oluruz ki, o rolü gerçekten seçip seçmediğimizi sorgulamak için bir sebebimiz bile kalmaz. Belki de bireyselleşme bu nedenle her zaman başarısızlığın arkasından gelmez. Bazen insan tam tersine, kendisinden bekleneni başarıyla gerçekleştirdikten ve bunun sonuçlarıyla karşılaştıktan sonra “Ben neyin parçası oldum?” diye sormaya başlar. Odyssey’in Troya’nın yıkımı karşısındaki pişmanlığını hikâyenin açıkça söylediği bir gerçek olarak değil, bu okumanın sembolik kırılma noktası olarak ele almak daha doğru olacaktır. Çünkü Troya’da bir kolektifin kahramanı olmakla kendi hayatının kahramanı olmak aynı şey değildir. Belki de Odyssey’in bireyselleşmesi savaşı kazandığı anda değil, kolektif bir amaç uğruna kullandığı kendi iradesinin sonuçlarıyla baş başa kaldığında başlar.

İthaka’ya doğru yola çıkan Odyssey’in savaştaki konumu da artık geride kalmaya başlar. Bir ordunun içerisindeyken kim olduğu daha belirgindir; düşman bellidir, amaç bellidir ve kazanmakla kaybetmek arasındaki sınır nispeten açıktır. Eve dönüş yolculuğunda ise karşısına çıkanlar yalnızca yenilmesi gereken düşmanlar değildir. Polyphemos ile karşılaşması bunun belki de ilk güçlü örneklerinden biridir. Odyssey’in hayatta kalabilmesi için adından vazgeçmesi ve kendisini “Hiç Kimse” olarak tanıtması gerekir. İlginç olan ise zekâsıyla kurtulduktan sonra uzaklaşırken kendi adını haykırmadan duramamasıdır. Onu kurtaran şey bir süreliğine kimliğini saklayabilmesi iken, başına gelecek yeni felaketlerin bir kısmını hazırlayan şey kim olduğunu ilan etme ihtiyacıdır. Burada gelişmekte olan benliğin oldukça insani bir tarafı vardır: Kim olduğunu keşfetmek kadar, bunu başkalarına kanıtlamak istemek. Odyssey yolculuk boyunca Kirke ile, daha sonra Ölüler Diyarı’nda kaybettikleriyle karşılaşırken savaş meydanındaki dış düşmanlardan giderek daha kişisel bir alana geçer. Artık mesele yalnızca hayatta kalmak değildir. Arzu, kayıp, geçmiş ve ölüm gibi insanın yenerek ortadan kaldıramayacağı şeylerle de bir ilişki kurması gerekir. Bireyselleşme de sanırım biraz burada derinleşir. Evden ayrılmak tek başına birey olmaya yetmez; insanın kendisine daha önce anlatılmış kimliğin dışına çıkıp, dünyanın kendisinde ne uyandırdığını görebilmesi gerekir.
Fakat kendini keşfetmek, karşılaştığın her şeye dönüşmek anlamına da gelmez. Sirenlerin çağrısında Odyssey’in yaptığı şey bu nedenle oldukça ilginçtir. Arzuyu tamamen ortadan kaldırmaz; onu duyar ama kendisini ona teslim edemeyeceği bir düzenek kurar. Belki de olgun bir kimliğin ihtiyaç duyduğu şey de arzuların yokluğu değil, kişinin ne istediğini duyabildiği halde bütün yönünü ona bırakmak zorunda kalmamasıdır. Yolculuk ilerledikçe bunun bedeli daha görünür hale gelir. Skylla’nın altı adamını alması, Odyssey’i bütün seçeneklerin iyi olmadığı bir gerçekle karşılaştırır. Bazen ilerlemek için bir şeyleri geride bırakmak gerekir ve bazı seçimlerin kayıpsız bir versiyonu yoktur. Helios’un adasında yaşananlar ise özgürlükle sorumluluğun birbirinden ayrılamayacağını hatırlatır. Bir şeyi yapabilecek olmak, onu yapmanın sonuçlarından özgür olduğumuz anlamına gelmez. Odyssey artık yalnızca kendi iradesinin gücüyle değil, sınırlarıyla da karşılaşmaktadır. Sanırım bireyselleşmenin daha az konuşulan taraflarından biri budur. Kendi hayatımızın kontrolünü almak isterken, olgunlaşmak bize aynı zamanda hayatın tamamının kontrolümüzde olmadığını öğretir. Yetişkin kimliği biraz da bu iki bilgiyi aynı anda taşıyabilmekten gelir: Hayatımın yönünden ben sorumluyum, fakat başıma gelen her şeyi yönetebilecek kadar güçlü değilim.
Belki de bu nedenle Kalypso ile karşılaşma yolculuğun sonlarına doğru başka bir ağırlık kazanır. Çünkü Odyssey’in önünde artık öldürmesi gereken bir dev veya içinden geçmesi gereken bir tehlike yoktur. Kalypso ona kötü bir hayat sunmaz. Tam tersine güvenli, arzulanabilir ve hatta ölümsüz olabileceği bir hayat sunar. Odyssey isterse artık yolculuğunu bitirebilir. Kaybetmekten, yaşlanmaktan ve eve ulaşmak için mücadele etmekten vazgeçebilir. Fakat burada kimlik gelişiminin daha incelikli bir sorusu ortaya çıkar: Bir hayatın iyi olması, onun benim hayatım olması için yeterli midir? İnsan bazen kötü olandan değil, kendisine ait olmayan iyi bir hayattan ayrılmak zorunda kalabilir. Kalypso’nun sunduğu hayatı reddetmek bu nedenle yalnızca Penelope’ye duyulan özlemle değil, Odyssey’in kendi yönünü korumasıyla da okunabilir. Yolculuğun başında savaş ona ne yapması gerektiğini söylüyordu; burada ise önünde kalmasını zorunlu kılan bir savaş yoktur. Gitmek kendi seçimidir. Belki de Odyssey’in yolculuğundaki en büyük değişim tam olarak budur: Başlangıçta başkalarının belirlediği bir amaç uğruna kendi becerisini kullanan adam, artık kendi amacını belirleyebilecek hale gelmektedir.
İthaka’nın anlamı da ancak bundan sonra tamamlanır. Çünkü İthaka yolculuğun başında Odyssey’in doğduğu, ailesinin bulunduğu ve zaten ait olduğu yerdir. Bir başka ifadeyle ona verilmiş bir aidiyettir. Fakat dünyayı gördükten, başka hayatların mümkün olduğunu öğrendikten, arzularıyla karşılaştıktan, insanlarını kaybettikten ve hatta başka bir yerde sonsuza kadar kalabileceğini gördükten sonra İthaka’ya dönmek artık aynı şey değildir. Bireyselleşmek de ailemizden, geçmişimizden veya bize aktarılan kimlikten kurtulmak anlamına gelmeyebilir. Belki daha çok bunlardan ayrışabilecek kadar uzağa gidip, bize verilenlerden hangilerini gerçekten yanımızda taşımak istediğimize karar verebilmektir. Çocukken ait olduğumuz şeyleri seçmeyiz; fakat yetişkin olduğumuzda bazılarını yeniden seçebiliriz. Ve yeniden seçtiğimizde, aynı şeyler olmalarına rağmen bizim için artık aynı anlama gelmezler. A man, a thought, a trick — Bir adam, bir fikir, bir hile Odyssey’e bir savaşı kazandırmaya yetmiştir. Fakat kendi hayatının kahramanı olabilmesi için zekâsından daha fazlasına; kendi gururuyla, arzusuyla, kayıplarıyla, sınırlarıyla ve yaşayabileceği başka hayatlarla karşılaşmasına ihtiyaç vardır. Belki de bireyselleşmenin en güzel tarafı budur: başladığımız yere geri dönebiliriz ama artık orada bulunmamızın sebebi yalnızca oradan gelmiş olmamız değildir.