Burak Alban, MSc.Klinik PsikologAra
Ara
← Blog

Blog

Taş Yerinde mi Ağırdır? Göç, Kimlik ve Aidiyet

“Taş yerinde ağırdır” deriz. Belki de insanın bir yerdeki ağırlığını oluşturan şeylerden biri, kimliğinin o yerde karşılıklarının olmasıdır. Doğduğumuz hastane, büyüdüğümüz semt, okuduğumuz üniversite, çalıştığımız yer veya yıllardır süren arkadaşlıklarımız yalnızca geçmişimize ait bilgiler değildir. Bunların her biri bizi yaşadığımız yere bağlayan küçük sosyal referanslardır. Büyüdüğümüz semtin adını söylediğimizde karşımızdaki nasıl bir yerden bahsettiğimizi bilir; üniversitemizin adı bir çağrışım yaratır; çocukluğumuzdan bahsederken bazı şeyleri açıklamamız bile gerekmez. Dilimiz, mizahımız, bildiğimiz şarkılar ve ortak anılarımız da bu görünmez haritanın parçalarıdır. Belki aidiyet dediğimiz şey biraz da budur: Kim olduğumuzun yalnızca bizim içimizde değil, çevremizdeki dünyada da bir karşılığının olması. Ayaklarımızın yere basması, bulunduğumuz zemini tanımamız kadar o zeminde kendi ağırlığımızı hissedebilmemizdir.

Göçün ardından yeni bir zeminde kök salmayı ve aidiyet kazanmayı simgeleyen taş çizimi

Göç bu açıdan bakıldığında yalnızca bir ülkeden diğerine taşınmak değildir. İnsan geçmişini yanında götürür ama geçmişinin sosyal karşılıklarının önemli bir bölümünü geride bırakır. Yeni ülkede okuduğu üniversitenin adı hiçbir şey ifade etmeyebilir; büyüdüğü semt haritadaki uzak bir noktaya, yıllar içinde oluşturduğu sosyal konum ise yeniden anlatılması gereken bir hikâyeye dönüşebilir. İnsan aynı insandır ama onu çevreleyen dünya henüz onun kim olduğunu bilmez. Bu nedenle göç, hayatın belirli bir noktasında adeta bir “reset” deneyimi yaratabilir. Yıllardır oluşturduğumuz bazı referanslar bir anda işlevini kaybeder ve sosyal, mesleki hatta zaman zaman kişisel olarak bazı şeylere yeniden sıfırdan başlamamız gerekir. Belki göçün yarattığı o tuhaf “ayaklarım yere basmıyor” hissinin bir kısmı da buradan gelir. Kişi kimliğini kaybetmemiştir; fakat kimliğini dış dünyaya bağlayan koordinatların bir bölümü artık yoktur.

Fakat bu sıfırlanma yalnızca kayıp anlamına gelmez. Bizi yıllardır tanımlayan çevreden uzaklaşmak, daha önce birbirinden ayırmadığımız bazı parçalarımızı görmemize de neden olabilir. Ailemizin, semtimizin, kültürümüzün veya sosyal çevremizin bizim hakkımızda söyledikleri geri çekildiğinde daha kişisel sorular ortaya çıkabilir: Bütün bu referanslar olmadığında ben kimim? Neleri gerçekten kendimle birlikte taşıyorum? Neler yalnızca bulunduğum yerde anlamlıydı? Belki insan göç ettiğinde yalnızca yeni bir ülkeyi tanımaz; kendisini de başka bir bağlamın içerisinde yeniden tanımaya başlar. Bazı parçalarını daha güçlü hisseder, bazılarını geride bırakır, daha önce kendisinde olmayan başka parçalar edinir. Bu nedenle göç bazen insanı iki yer arasında bırakırken, aynı zamanda kimliğin tek bir yere sığmayacak kadar genişleyebileceğini de gösterebilir.

Entegrasyon ise belki tam olarak bu ağırlığın yeni bir yerde yavaş yavaş yeniden kazanılmasıdır. Bu, geldiğimiz yeri unutmak veya yeni kültüre tamamen benzemek anlamına gelmek zorunda değildir. Yeni arkadaşlıklar kurdukça, çalıştıkça, dili yalnızca konuşmakla kalmayıp onun içinde kendimiz olabildikçe yeni sosyal referanslarımız oluşmaya başlar. Bir zamanlar hiçbir şey ifade etmeyen sokakların anıları olur. Başlangıçta yabancı olan insanlar zamanla geçmişimizin bir parçasına dönüşür. İnsan artık yalnızca bulunduğu yeri tanımaz; o yerde tanınmaya da başlar. Belki aidiyet de tam burada oluşur. Yeni ülke artık yalnızca yaşadığımız yer değil, hikâyemizin geçtiği yerlerden biri haline gelir.

Bu yüzden “taş yerinde ağırdır” sözü insan söz konusu olduğunda belki biraz eksik kalır. İnsan yerinden ayrıldığında bir süre hafiflemiş, hatta köksüzleşmiş hissedebilir; çünkü ağırlığını ona hatırlatan sosyal referansların çoğu geride kalmıştır. Fakat insan taş değildir. Yeni ilişkiler kurabilir, yeni anlamlar oluşturabilir ve kendi hikâyesine başka yerleri de ekleyebilir. Belki entegrasyonun en güzel tarafı da budur: Eski ağırlığımızı geride bırakmak değil, kendi ağırlığımızı başka bir zeminde de hissedebilecek hale gelmek. Çünkü bazen ait olduğumuz yer yalnızca doğduğumuz yer değil; zamanla ayaklarımızın yeniden yere basmaya başladığı yerdir.